Bahçedeki gri/mavi çam ağaçlarının huzursuz duruşu, tüm hastane duvarlarına sinmişti.
Ahh Alman’ları hiç sevmemişti bu pırasa saçlı,zümrüt gözlü kız…
Ameliyattan çıkan çocuğun yanına refakatçinin bulunması yasak olduğundan kendini çok çaresiz hissetti delfina…
Henüz 3,5 yaşındaydı…
Annesinden ayrı kalmak her çocuğu böylesine yakar mıydı,hep merak konusu olmuştur.Ağaçlara ve dışarıdaki anlamsız heykellere baka baka korkusu arttı.Ağlamaktan ziyade hıçkırığı duyuluyordu odada…Yanında yatan diğer 3 çocuk uyanmasın diye kafasını minderin altına gömmüştü ama yüreğindeki acıyı gömemiyordu….
Cesaretini topladı,terliklerini giydi usulca…Bir eliyle de ağzını kapatarak koridora yürüdü…
“vier-eins-null-eins” diyerek fısıldadı hemşirelere..Almancası çok iyiydi ama hemşireler bir şey anlamadı…”Lütfen annemle konuşmak istiyorum,bu numarayı çevirin lütfen” diye ağlamaya devam etti…
2 hemşire çok merhametliydi,başını okşadılar küçük kızın…”Bak ağlamana gerek yok,sabaha da az kaldı,gelecekler annenler üzülme delfina..sana sıcak çay verelim,gel yanımıza otur” diyere sakinleştirdiler küçük kızı…
Sabah olunca kapıdan giren babasını görünce koşarak atladı omuzlarına..Akşam yaşadıklarını anlattı , “ne olur evimize gidelim baba ne olur” diye yalvardı….
Yılar sonra , orman manzaralı salonundan dışarı seyrederken elindeki çaydan bir yudum aldı..O da ne…O hastanede içtiği çay buydu…Kuşburnu çayı onu hem sakinleştirmiş hem de kendini iyi hissettirmişti.
Çayını içerek iyi ki kendi topraklarımızdayız diye bir kez daha şükretti ve o hemşireleri minnetle andı…

